onlardan; etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
onlardan; etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yiğit Özgür'den erotik bir hikaye


adım tahsin yolbeyli, 23 yaşındayım. bu yaz tatlilinde komşumuz ayfer ablayla yaşadığım macerayı sizinle paylaşmak istiyorum... ayfer abla iki yıl önce kocasıyla birlikte apartmanımıza taşınmıştı... ve ben, o günden beri onun için çıldırıyordum... ayfer abla 32 yaşında 1.65 boylarında beyaz tenli enfes bir kadındı...
kocası ümran abi 39 yaşında 1.85 boyunda atletik yapılı, yanık tenli, nefis bir adamdı... ama konumuz o değil, konumuz ayfer abla...
ayfer abla sürekli giydiği askılı bluz ve mini etekle aklımı başımdan alıyordu. bir gün dayanamayıp kendisine açıldım...
-ayfer abla sürekli niye aynı şeyleri giyiyon?insan kokar yav...
-yıkıyoruz herhalde...
aradan günler geçti... o gün başıma geleceklerden habersiz, semtimizin bakkalı ismet abiyle sohbet ediyordum... ismet abi 43 yaşında 1.50 boylarında buğday tenli, buğday gibi bi adamdı...oldukça atletik bi gülümsemesi vardı... konumuz ayfer abla olduğu için onu da es geçiyoruz...
ben bakkaldayken içeri ayfer abla girdi...üzerinde vücut hatlarını belli eden bir tişört vardı... nereye gittiğini sorunca köpeği muffy'yi gezmeye çıkarttığını söyledi...
muffy 1,5 yaşında, 40-45 santim boylarında enfes bir köpekti... ipek gibi tüyleri... amaan, ayfer ablaya geçiyorum...
ayfer abla beş on dakika muffy'ye göz kulak olabilir miyim diye sordu. hemen kabul ettim tabi... eğilip köpeğinin tasmasını takarken gözlerime inanamadım... sütyen giymemişti!!!
aklımı kaybedecek gibi oldum... elim ayağım birbirine dolanmıştı... sonra ayfer abla muffy'yi bırakıp gitti... o gidince hayvan huysuzlandı... havlamaya başladı... sakinleştireyim diye kucağıma alınca gözlerime inanamadım... sütyen giymemişti!!!
hemen ismet abiyi kontrol ettim. o da sütyen giymemişti!!! peki kimdi bu sütyeni giyen?!... tanrım yoksa...
aman allahım ben giymiştim! hem de annemin sütyenini giymiştim! hatırlıyorum annem bu sütyeni tuhafiyeci erhan'dan almıştı...

tuhafiyeci erhan 1.75 boylarında, kumral... lan ben bu sütyeni nasıl giydim lan?!.
hemen sütyeni çıkarıp muffy'ye taktım. muffy çıkarıp, ismet abiye attı... ismet abi de dolgun kalçalarını sergileyerek sütyeni tezgahın altına sakladı...
o esnada ayfer abla içeri girdi!.. üzerinde vücut hatlarını gösteren bi gömlek vardı... hani tişört vardı, gömleği ne zaman giydin diye sorduk... tuhafiyeci erhan'a uğradım ondan aldım dedi...
tuhafiyeci erhan 1.75 boylarında, kumral. bi dakka noluyo lan orda? vay şerefsizler!!
-git lan! git!..
işte böyle.. artık muffy, ben ve ismet abi her gün buluşup sevişiyoruz...hayat bizim için çok daha renkli oldu. öyle değil mi ismet abi?
-harbiden dolgun mu lan kalçalarım

Rüzgarın sesi anlatır seni bana.


Sabahın sessizliği, kimseler yok koca dünya ortasında sen kalmışsın ne gidecek yerin var nede duyabilecek birisi. Çaba gostermek istersin olmayacağını bildigi için yorulmak istemezsin düşüncelere kapılırsın saatlerce seni en güzel anlatan saatlerin korkusu sarar bir anda bir kıpırtı hissedersin, hayatın varlığını yasanacakların duygularını getirir sana aynı heycanı bedeninin olmadık yerlerinde hissedersin bu rüzgarın sesidir. Seni bana anlatacak olan bu rüzgar bana yeniden doğmayı, yeniden herseye baslamayı öğretecek olan rüzgardır. Anlatıp geçti seni bana, rüzgarları bılırsın cabuk ve ürkütücüdür etrafına ne bıraktıgını anlamazsın oda oyle gitti, bana bıraktıgı şeylerde aradım seni belki bir ipucu belki yeni bir bekleyiş...

Ve sonunda buldum Bana anlatmak istedigi şeyin sırrı senin kalbinin sesiymiş cabuk geçmesine rağmen en önemli yeri atlamadan bana bırakıp gitmiş dinledim saatlerce varlığını hissettim, yaşadım ve gelmeni bekledim, kocaman dünyanın sessiz kalan kısmında sende varmışsın sessizliği paylaşırken simdi sensizliği paylasıyorum onunla diyorum bu sefer sesi ile kendisinide getir özlüyorum. Bu zamana kadar getirdiğin sesinde ruhunu hissettim, bir sonraki getirdigin kokusunda bedenini hissettim, bana bu sefer kendini getir kendimin ben olduğunu hissedeyim. Beni birkez daha hayata bağlayacak herseyi ile yeni bir dünya kuracak olan sensin.

Bu kadar sessizlikte sensiz bırakma beni....

tanrı ve çocuklar



Avrupa ve Amerika’da 2-9 yaş çocuklara Tanrı’ya ilişkin düşüncelerini sormuşlar. Dinsel eğitimin bir parçası olarak çocuklara Tanrı’ya bir mektup yazın ve duygularınızı isteklerinizi anlatın demişler. işte cevaplar kırek memete sevgilerle :)))))))


1) Sevgili Tanrı, şu andaki eksiklerimi yazıyorum: Yeni bir bisiklet, bir kimya seti, köpek, film makinesi, beyzbol eldiveni. Hepsini gönderemezsen birazı da olur. Seni seven Eric --5 yaşında- Not: Noel Baba’nın olmadığını biliyorum.

2) Canım canım Tanrı, Astronotları öyle yukari firlatip firfir döndürmelerinden ödüm kopuyor. N’olur onların bizim evin çatısına düşmelerine izin verme. Dostun Norman --4.5 yaşında-

3) Sevgili Tanrı, Lütfen bana bir midilli gönder. Senden şimdiye kadar hiçbir şey istemedim. Bruce --4 yaşında-

4) Sevgili Tanrı, Babam çok aksi. Onu bu huyundan vazgeçirmeni istiyorum. Ama lütfen canını yakma. Sevgilerle. Martin --5 yaşında-

5) Sevgili Tanrı, Bulutlardan biri yüzünü öyle korkunç yaptı ki ödüm koptu. N’olur söyle ona bi’ daha öyle yapmasın. Ellen --3 yaşynda-

6) Tanrı’cım, Üst kattakiler durmadan bağıra çağıra kavga ediyorlar. Bence yalnızca çok iyi arkadaşların evlenmesine izin vermelisin. Nan --5 yaşında-

7) Sevgili Tanrı, Bizi hiç merak etme çünkü bizimkiler çok dindar. Teddy --9 yaşında-

8) Sevgili Tanrı, Bende senin dışında bütün liderlerin resmi var. Norman --6 yaşında-

9) Sevgili Tanrı, Kitabını okudum ve beğendim. Bütün o fikirler nereden geldi aklına? John --8 yaşında-

10) Sevgili Tanrı, Zürafaların görünümünü isteyerek mi böyle yaptın, yoksa yanlışlıkla mı oldu? Norman --4 yaşında-

11) Sevgili Tanrım, Tamam incil’de öbür yanağını çevir dedin biliyorum; ama kardeşim gözüme vurunca ne yapacağım? Sevgiler, Teresa --5 yaşında-

AŞK-I İLAHİ



Önce sevgini yeşil bahçesini talan ettik Sonra sevmeyi unuttuk Ve neyi seveceğimizi de unuttuk Sonra... karışıklıklar çıktı Ve insanlığımızıda kaybettik Muhabbeti, şefkati, hoşgörüyü de kaybettik; sevgiyle birlikte Tebessümlerimizi de kaybettik Gülücüklerimizi yanaklarımıza mıhladık Her şey sevgiyle, sevmeyi bilmekle, muhabbetin sihirli iksirini içmekle başlar Ama bizler birbirimizin eksik taraflarını araştırdık Ve muhatabımızın yüzlerce güzel hasleti varken bir kötü alışkanlığını gördük Bizleri birleştiren onlarca esası unuttuk Ve bir birimizi affetmeyi unuttuk Birbirimizin noksanlarını tamamlamayıda unuttuk Ve sonra hepimizin topraktan geldiğini ve bir gün oraya gideceğimizi de unuttuk Bir birimizi dünya için yokluk için sevdik Ve sonra husumet ile kavga çıkarıp bir birimize girdik Ve gülmeyide unuttuk Çünkü tevekkülü, çünkü kanaaati, çünkü şükretmeyi unutuk Malı hakiki sahibine teslim edip ağır yüklerden kurtulmadık Dünyayı yar seçtik, o dünyanın hakiki yar olmadığını unuttuk Gülmeyi unuttuk Çünkü bir birimizi ve dünyamızı yaradanın namına sevmedikAraya dünyevi bir menfeat girince unutup tebessüm etmeyi, somurttuk Fedakarlığı unuttuk ve sonra kaderi tenkite koyulduk İstemesini unuttuk Dua etmeyi unuttuk İbadet ile istemeyi unuttuk Biraz çalışmayı biraz sıkıntı çekmeyi istemedik İşte bu kadardı bütün fedakarlık Bu kadar sıkıntı çekilir mi dedik Oysa O'nu razı eden her şeyi razı ederdi Ve O'nun razı olması her şeyin önümüzde boyun eğmesiydi Ölümü de unuttuk Dünyaya yapışıp kaldık Oysa her şey sevdiğimiz, hoşumuza giden her şey çarpıyordu kabir taşına paramparça oluyordu O'ndan gayrısı Bunu da unuttuk Saygıyı unuttuk, yardımlaşmayı unuttuk Bir birimizi eleştirdik durduk Birbirimizi hiç dinlemedik Anlamadık birbirimizin halinden Yüzlerce kalp kırıp, bir çok dostu eskittik Unuttuklarımızdan sadece bir kaçıydı bunlar Hiç düşündük mü acaba neleri unuttuk? Neden böyle karmakarışık her şey? Korkarımki neyi düşüneceğimizi de unuttuk...!!!

Bir Kaynananın Kötü Sonu




Bu yazacağım hikayeyi mi desem, fıkrayımı desem, kişiler ve olaylar yaşanmış mı gerçekle yakından uzaktan alakası varmı bilmiyoruz. Ama beğenip güldüğüm bir yazı olduğu için burda yayınlamak istedim..

Üç tane damadı olan bir kaynana damatlarının onu sevip sevmediğini anlamak ister ve..

Bir gün büyük damatla gezmeye gider, sahilde gezerken denize düşer. Büyük damat durmaz hemen arkasından atlar ve kurtarır. Bir sonraki gün evin kapısında Peugeot 206 marka bir araba görür ve üstündeki notta “Teşekkür ederim” oğlum yazar.

Başka bir gün ortanca damat ile gezmeye çıkar ve nasılsa yine denize düşer. Ortanca damat hemen arkasından atlar ve kurtarır. Bir sonraki gün evin kapısında o da Peugeot 206 marka bir araba görür ve üstündeki notta “Teşekkür ederim damadım, Sevgili kayın validen” yazar.

Diğer gün küçük olan ile sahile gezmeye çıkar (Hepde çıkıyorlar bu kaynananın amacı farklı sanırım damatlarla gezip durması bir garip denize düşer(!) küçük damat yerinden kıpırdamaz. Hakettiğini düşünür. Bir sonraki gün evin kapısında Porsche Carrera Gt son model araç görür. Üstündeki notta ise “teşekkür ederim sevgili damadım Sevgili Kayınpederin” yazar.

GÜVERCİN KANADINA YAZILAN MEKTUP....

"bu bir mektup.kuş, güvercin kanadına yazıldı.kimin vicdanına konarsa o okusun diye.ölüm üzerine... mayın üzerine... kürt meselesi... türk meselesi üzerine. güzel kelimeler... ve çirkin kelimeler üzerine. ölüme doğru yapılan bu korkusuz koşudan korkuyorum. mayınlarla parçalanan kardeş cesetleri odamda, yanıbaşımda duruyorlar. yazdığım her kelimeye daha bir dikkatle bakıyorlar. onlar dün parçalandılar. yazıklar olsun diye başlıyor aklıma gelen her cümle şimdi. yazıklar oluyor zira, insanın biriktirdiği en güzel şeylere. yazıklar oluyor, bir çocuğun kürtçe, türkçe veya her ne hal ve her ne dilde ise gülümsemesine... her silah öldürür ama mayından kahpesi yoktur sevgiliye hediye almaya, pazar alışverişine çıkmaya, bir bebek sahibi olmaya, sigarayı bırakmaya, piknik yapmaya, bir insanı her şeyden çok sevmeye.... yazıklar oluyor... yazıklar oluyor hayatın bizzat kendisine. yapmayın! mayınlar döşemeyin geleceğinizin güzergáhına. bu kalleşin ne zaman patlayacağı belli olmaz. bazen yıllar sonra, bir küçük kız çocuğu çiçek toplarken denk gelir, bazen yirmi yaşındayken ve daha önce hiç görmediğin bir yerde, daha önce hiç tanımadığın insanların arasında hem anayasal hem siyasal hem mukaddes bir yolculuk sırasında.... insanoğlu her melaneti icat etti; ama mayından kahpesi yoktur. her silah öldürebilir, her zaman öldürme potansiyeli taşır; ama mayın mutlaka öldürür. mayın ıskalamaz! o birini mutlaka öldürür! uğursuz bir pusuya yatar ve patlayana kadar, bir can üstüne basana kadar bekler. insanın icat ettiği en çirkin şey silahtır. ve silahların en çirkini mayındır! sebebini unuttum kavganın ve umurumda da değil siyasi tartışmalar. bir tek şey için dua ediyorum her gece, her gündüz: kimse genç ölmesin dağlarımızda. en güzel kelime ’barış’ artık soytarı kelime silahlar susmadan sebebi konuşmaya imkán da yok lüzum da. aklın sesi, akılsızlık susmadıkça duyulmuyor. ve o zaman akla sadece durun demek geliyor. hemen şimdi durun! hiçbir haber geçmiyor ajanslar artık, ölümsüz. içinde acı olmayan gecemiz yok.. ne oldu diyorum yine, kim hangi korkunun, hangi uğursuz hesabın peşinde diye... barış artık soytarı bir kelime... her ağızda var; ama hiçbir yerde yok. nerede bu barış? o, insanın icat ettiği en güzel kelime. ama kelimelerle ne isterseniz onu yaparsınız. barış dersiniz; ama savaş manasınadır. hatta bütün savaşlar barış için yapılır. ve herkes adil bir barış için savaşır. ve akıl der ki, aslında savaşmıyorsanız barışmaya başlamışsınız demektir. bir barış için yapılması gereken ilk ve belki de tek şey savaşmamaktır. silahlar patlamaya başlamışsa orada insanın bulduğu güzel kelimeler orayı terk eder. sevdadan gayrısına ağıdımız olmasın kelimeler de ölür bazen... ve kelime cesetleriyle yaşanmaya başlar hayat. o kelimelerin, o cesetlerin... nece olduğu, yani bu ölülerin ölürken son nefeslerinde hangi dilde konuştukları artık akılsızlığın gölgesinde soğuyan hayatın, yaşamanın ta kendisidir. ölen yirmisindedir. artık, ardından söylenen ağıtlar kalır. ve anadolu’da ağıt sıkıntısı yoktur. kürtçe’de de, türkçe’de de binlerce ağıt vardır. hatta aynı ağıtın hem kürtçe’si hem türkçe’si vardır. yürek yakmak iyi bir işse, ikisi de eşit derecede yürek yakmaktadır. ama yüreğimizde artık dağlanacak yer kalmamıştır. sevdadan gayrısına ağıdımız olmasın artık. şimdi hepinizin huzurunda yalvarmak istiyorum. gördüm anladım, yapacak hiçbir şey kalmadıysa yalvarıyorum işte. kendimi küçük düşürmek istiyorum. taviz vermek istiyorum. kimin elinde bu kanı durduracak bir güç varsa, ister şeytana tapsın ister puta, ister bir tek allah’a... dizlerimin üstüne çöktüm yalvarıyorum kimin dudaklarının ucundaysa bunca gencecik hayat, ben ona yalvarmak istiyorum. ne olur? bu işi durdur. ben siyaset miyasetten bahsetmiyorum. dizlerimin üstüne çöktüm, "bu genç ölümleri durdur" diyorum. kimse ateş etmesin kimseye. hiçbir gerekçeyle. hatta kendini savunmak için bile... çünkü savunmaya başlayana kadar masumsun ve masum güzel bir kelime, masum kal... kim hangi mayının yerini biliyorsa yalvarırım söylesin. bir káğıda yazsın, bir şişeye koysun, suya salsın söylesin. kim hangi mayının yerini biliyorsa, kimin gücü yetiyorsa olası ölümlere engel olmaya, ona yalvarıyorum işte. ister şeytana tapsın ister puta, ister oralı olsun ister bizim buralı. gücü yetiyorsa eğer durdursun bu işi. ben, bir yurttaş, bir insan olarak kendimi küçük düşürüyorum. işte açık açık yalvarıyorum, durdursun durdurmaya gücü yeten. süresiz ve sonsuza kadar. yalvarıyorum. dizlerimin üstüne de çöktüm ve ağlıyorum işte. yazgı birini kışlaya birini dağlara götürmüş sonra sabahlara kadar tartışalım. ama şimdi durdur. yalvarırım. gençler, çocuklar ölüyor, hepsi kardeş, hepsinde aynı muska, aynı yazgı, aynı televizyon, aynı futbol, aynı hayat... hepsinin gerisinde dualara bürünmüş paramparça bir sevdalı. hepsi genç, hepsi güzel... hepsi türk, hepsi kürt... gençler... yazgının biri kışlaya, diğeri dağlara götürmüş... kürtçe’de "cehel" derler. kulağa cahil gibi gelir; ama "henüz bilmez" manasındadır, henüz yolun başında manasında... yalvarırım ne olacak... benden ne eksiltecekse bu yakarış eksiltsin, maksat hayat çoğalsın bu dünya cennetinde. bir yangında hep güzel kelimeler yanarken, çirkinleri hayatta kalır... kınamak, sövmek, hangi haklı gerekçeyle olursa olsun yangına körükle gitmek. ben kimseyi kınamıyorum, ben kimseye sövmüyorum, ben bu işin tamamını sevmiyorum. kurtulalım istiyorum bu vebadan. kimseyi haklı bulmuyorum, kimseyi haksız bulmuyorum. küstüm. ’mırın’ denir kürtçe’de ’ölüm’dür türkçe’de konuşmuyorum bu konuyu... silahlar susana kadar "silahlar sussun"dan başka konu konuşmak istemiyorum... istemiyoruz. ölmenin, öldürmenin hiçbir türünü, çeşidini sevmiyorum. ben genç bir hayat kurtulsun istiyorum her tür kavgadan. hatta kavgayı öven şiirlerden bile uzak dursun istiyorum. her çocuk çirkin kelimelerden uzakta yaşasın istiyorum. eğer o kelime çirkinse, çirkinin hizmetindeyse, kürtçe söylemişin, türkçe söylemişin çıfayda... hiçbir dil çirkin bir kelimeyi güzelleştiremez. ölüm her dilde çirkin bir kelimedir. "mırın" denir kürtçe’de. anadolu’da konuşulan bütün dillerde karşılığı vardır. bunların içinde resmi olan "ölüm"dür. türkçe’dir. ve ölüm kelimesi, resmi ya da gayri resmi her dilde eşit derecede çirkindir. "yaşam"a gelince.... kelimelerin en şahanelerinden. içi açık açık ve kelimenin her manasıyla "hayat" doludur... ve hayat, varlığından emin olduğumuz tek şeydir... dil, bir oluşlar zincirinin sonucudur kürtçe’de "jiyan" denir. yaşam, her dildeki en güzel kelimedir. belki bir tek rakibi vardır, o da "aşk"tır elbette. aşk... kürtçe’de "evin" denir. bu kelimelerin içinde resmi olan "aşk"tır; ama aşk kelimesi her dilde eşit derecede güzeldir. anadolu’da en az iki kişinin birbiriyle konuşup anlaştığı bir dil varsa ben onu bile öğrenmek istiyorum. sadece iki kişi bir dil icat etsin, ben çok merak ederim onu. çünkü bu iş öyle kolay değildir. dil yani lenguiç, çok geniş ve karmaşık bir sesler organizasyonudur. ve bir dilin oluşması, hiç kimsenin tasarlamasına imkán bulunmayan ve yüzyıllar boyu süren bir olaylar, oluşlar zincirinin sonucudur. bazı insanlar başka seslerle, bazıları başka seslerle anlaşırlar... o sesler onların bünyelerinden, yani hayatlarının, kuşaklar boyu yaşamışlıklarının içinden süzülerek akar. sonuç her zaman mükemmeldir. çünkü bir dilin yapımında milyon, milyar insanın katkısı vardır ve bu katkı o insanlar yaşadıkça devam eder. ’acı’nın yanına ’şifa’ ’intikam’a ’bağışlama’ işte bu yüzden bütün diller, insanoğlunun en büyük, en mucizevi eserleridirler. ve dil akışkan bir şey, düpedüz bir nehirdir. bünyesine uyan her su içine akar. her dilde başka dilden göçmen kelimeler vardır. onlar o dilin yurttaşı olurlar sonra. buna bazısı yozlaşma der; ama "yozlaşma" zaten çirkin bir kelimedir. güzel dil ya da çirkin dil diye bir şey yoktur. hepsi şaşılası bir kolektif çabanın ürünü, birer insan harikasıdır. güzel kelimeler vardır, çirkin kelimeler vardır. ve bunlar bütün dillere eşit sayıda yayılmıştır. her çirkin kelimenin yanına bir tane iyisini eş edeceğiz. "acı"nın yanına "şifa", "zor"un yanına "çaba", "intikam"ın yanına "bağışlama".... "ölüm"ün yanına "hayat"! sivil olan, sivil hakların geliştirilmesini isteyen bir yurttaş, silaha hiçbir zaman elini sürmemelidir. haklılığını sivilliğinden alan kişi sivillikten vazgeçerse haklı olmaktan da vazgeçer... resmi olanı türkçe’dir ama hepsi özgürdür artık sivil de değildir haklı da. bir dilde manası çirkin olan, yani çirkin bir şeye isim veya duruma sıfat olan kelime sayısı artmışsa işte o zaman o dil, evet "yozlaşıyor" demektir. dil yani lenguiç, iyi kullanılmazsa tehlikeli olur. çünkü dil, her türlü kullanıma müsait mükemmel bir ses organizasyonudur. insanları başkalaştırır. ama "başka"dan korkmaya gerek yoktur. "başka" güzel bir kelimedir. çünkü aslında aynı dili konuşan, konuşmayan herkes "başka"dır. ve başka, başkalık güzeldir. başkasının başkalığıyla birleşiriz ve bu birleşme bazen aşk diye patlar. ve aşk nerede olursa olsun kendisi dışındaki her şeyi önemsizleştirir. biz kendi bahçemizdeki dillerin hepsini bilek, öğrenek, bir de üstüne ingilizce, fransızca filan çakıp dünyanın karşısına çıkak. diyek ki bizim bahçede insanoğlunun şu kadar senede imal ve muhafaza ettiği diller, hazineler var! süryanice var, keldanice var, daha araştırsak bulacaklarımız var... bunların içinde resmi olanı türkçe’dir. ama hepsi türkçe kadar özgürdür diyelim. kürtçe’yi cendereden türkçe kurtaracaktır (hem belki diğer dişlerini de yaptırmasına yardım edebiliriz şu tek dişli, tek taşlı medeniyetin.... "biz"i düzeltirsek herkesi düzeltiriz.) hepimizin eşit derecede duyacağı bir gururla dünyaya diyelim ki: bizzat türkçe’nin kendisi diğer dillerimizin güvencesidir. çünkü onları özgürleştiren şeyler türkçe yazılacaktır. türkçe bizim ortak dilimizdir ve ortak kimliğimizi oluşturur. ve türkçe, güzel kelimeleriyle her şeyi iyileştirebilir. kürtçe’yi bu cendereden çıkarabilir. alır bu mezopotamyalı kardeşini, önce yaralarını iyileştirir. onu özgürleştirir... kürtçe’yi, korku salan, öfke çağrıştıran bir meselenin parçası olmaktan, bu hiç hak etmediği yankısından türkçe kurtaracaktır. çünkü dil güncel bir mesele değildir. güncel bir kavganın konusu olması, hiç hak etmediğimiz bir trajedidir. ve kavga da (ki kürtçe şer denir), trajedi de (ki ona kürtçe’de de trajedi denir) çirkin kelimelerdir. elbette bütün kelimelerle ilgili kullandığım "güzel" ve "çirkin" kelimeleri tırnak içindedir. bazı tırnak kalın, bazısı incedir; ama hepsi tırnak içindedir. çünkü asıl güzel olması gereken, kelimelere yön veren mekanizmadır ve bildiğim kadarıyla ona da akıl denir. takatimin sonundayım elimde sade kelimeler akıl dilin patronudur ve hiçbir zaman ve hiçbir koşulda yetkilerini akılsızlığa, öfkeye devretmemelidir. bu bir mektup. kanamalı bir güvercinin kanadına yazıldı. hangi yüreğe konarsa o okusun ve bu ölümcül gidişi durdurmak için yapabileceği bir şey varsa hemen şimdi yapsın diye yazıldı. ölüm üzerine... mayın üzerine yazıldı. kürtçe meselesi, türkçe meselesi üzerine bir yakarış bu. ben... yani kalemden başka silah, vicdanından başka pusula tanımayan, bilmeyen ben... ne elimde dünyayı kurtaracak bir bilgi var, ne düşleri aydınlatacak bir lamba... elimde sade kelimeler... dizlerimin üstüne çöktüm, ağlıyorum. takatimin sonundayım ve durun diyebiliyorum sadece. yalvarırım... durun! durdurun!" yılmaz erdoğan

üç soru üç cevap


Bir gün Mevlana’ya felsefe ile meşgul olan bir grup insan geldi. İmani konularda soruları vardı. Mevlana, bu felsefecileri Şems-i Tebrizi’ye gönderdi.
Felsefeciler Şems’e geldiklerinde, O, talebelerine, bir kerpiç üzerine nasıl teyemmüm edileceğini gösteriyordu.
Gelenlerden biri, en çok takıldıkları üç soruyu, peş peşe sıralayıverdi:
1- Allah var dersiniz, ama görünmez, gösteremezsiniz; gösterin de inanalım!
2- Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonrada Cehennem’de ateşle ceza verilecek, dersiniz. Ateşten yaratılmış şeytana, ateş acı verebilir mi?
3- Ahirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının karşılığını görecek, diyorsunuz. Rahat bırakın şu insanları istediklerini yapsınlar…

Sorular biter bitmez Şems, elindeki kerpici, soruları soran felsefecinin kafasına vurdu.
Felsefeci hemen kadıya gitti ve Şems’ten şikayetçi oldu.
“Ben soru sordum, O bana kerpiçle vurdu!” dedi.
Şems-i Tebrizi de kendini savundu:
“O bana sordu, ben de cevabını verdim.”
Kadı bu işi açıklamasını isteyince de şu açıklamayı yaptı:
“Efendim, bu adam, ‘Bana Allah-u Teala’yı göster.’ dedi. Ben de elimdeki kerpici başına vurarak sorusunu açıkladım. Şimdi başının ağrıdığını söylüyor. Bana başının ağrısını gösterebilir mi?”
Adam şaşırdı ve,
“Ağrı gösterilir mi? Ancak hissedilir!” dedi.
Şems de taşı gediğine koydu:
“İşte, nasıl varolan ağrı gösterilmezse, Allah’da vardır, ama göze gösterilemez demek istedim!”
Şems savunmasına şöyle devam etti:
“Bu adamın ikinci sorusu, ateşten yaratılmış olan şeytanın ateşle nasıl cezalandırılacağı idi.Ben bunu açıklamak içinde başına topraktan yapılmış bir kerpiçle vurdum. Başı acıdı, ağrıdı. Oysa ki kerpicinde kendisi gibi asıl maddesi topraktır. Nasıl toprak toprağa acı veriyorsa, ateş de ateşten yaratılmış şeytana azap verecektir. Üçüncü sorusu da ‘Bırakın insanları, isteyen istediğini yapsın; niçin ahirette yapılanların karşılığı verilecek, diye korkutuyorsunuz?’ şeklindeydi. Ben de ona canımın istediğini yaptım. Ama bundan hoşlanmadı ve beni size şikayet etti.”
Felsefeciler bu açıklamalar karşısında ne söyleyeceklerini bilemediler ve çok mahcup oldular.


Mayın...
Okurlar sipariş veriyor: 

"Mayın konusunu yaz."


*

Aslına bakarsanız, pek "üzerinde durulmaması gereken" bir konu bu... 

Denk gelirseniz bas’mayın!

*

Ama gene de yazayım...

Sat’mayın.

Sattır’mayın.

*

Sus’mayın...

İş işten geçtikten sonra ağla’mayın.

*

Savunma Bakanı diyor ki:

"Kıbrıs büyüklüğünde arazi

deniyor, değil, abartıyorlar."

*

Siz Bakan’a bak’mayın...

*

Sakın ola kan’mayın.

Keriz yerine kon’mayın.

*

Evet, Kıbrıs büyüklüğünde değil.

Ama, İstanbullular kıyaslasın:

Üsküdar...

Kadıköy...

Kartal...

Maltepe’nin yüzölçümünü topla...

Dördünü birden.

O büyüklükte.

*

Uyu’mayın.

*

Ankaralılar, unut’mayın...

Keçiören’den büyük!

*

İzmirliler, aldan’mayın...

Karşıyaka’nın üç misli.

Konak artı Buca kadar.

*

Komple Türkiye’nin 4500’de 1’i kadar bu arazi... 300 milyon dolar verecek, mayınları temizleyecek, sonra da bu araziyi 49 yıllığına tepe tepe kullanacak.

*

O halde şunu diyebiliriz:

Komple Türkiye topraklarının

49 yıllık fiyatı ne eder? 

1.3 trilyon dolar...

Yıllık kirası kaça geliyor?

27 milyar dolar.

*

Hiç kafayı yor’mayın...

Bastırsın biri 27 milyar doları...

Bitsin bu aşkın ıstırabı.

*

Adamın asabını boz’mayın.